22 Şubat 2012 Çarşamba

MİT Operasyonu 1: İstihbarat nasıl yapılır?

Örgüte katılınır, örgüttekilerin güveni kazanılır ve mümkün olduğunca yüksek mertebeye ulaşmak için çabalanır ki, mümkün olan maksimum bilgiye ulaşılabilsin.

Bunun için görevlendirilmiş bir ajan "suç işliyor" diye derdest edilemez. Bir kere bu mantığa göre ajan örgüte girdiği anda tutuklanmalıdır, zira suç örgütüne üye olmak başlı başına suç teşkil eder. Dolayısıyla, "ajan suç işleyemez" iddiasındakilerin tutarlı olabilmesi için, devletin istihbarat faaliyetine hiçbir şekilde bulaşmamasını savunmaları gerekir.

Bilgi toplayabilmek için güven kazanması ve yükselmesi gereken eleman, mevzu bahis suç örgütü olduğuna göre "suç işlemek" zorundadır. "Haydi, eyleme gidiyoruz" dendiğinde, "Yaa, size söylemeyeyim diyordum ama ben memurum arkadaşlar, gelirsem maaşı keserler şimdi, kusura bakmayın" diyecek hali yok.

"Vay efendim, devletten maaş alan adam devlete/memuruna nasıl saldırır" mantığı mantık değildir. O işi yapan ajan olmasaydı herhalde o pozisyon boş kalmayacaktı, onun yerine bir başkası aynı işi ifa edecek, aynı suç zaten işlenecekti.

"O ajan suçu engellemek için gitmiyor mu?"

Hayır. MİT ajanı mikro ölçekteki suçu engellemek amacıyla çalışmaz. O, Emniyet İstihbarat birimlerinin (ve onların muhbirlerinin) işidir. MİT ajanı makro plan ve bilgilere ulaşmak için çalışır.
Elbette can kaybı yaşanacak bir olayı haber vermesi evladır, ancak onun görevi (dolayısıyla sorumluluğu) bu değildir. Eylem engellemek için verdiği her bilgi kendisini deşifre olmaya yaklaştıracağı için "ihbar edilip, edilemeyecek" eylemler konusunda ajanın muhakemesinden başka riayet edilebilecek objektif veri yoktur.


Bütün bu ön-kabuller, ajan olan keyfince suç işleyebilir anlamına gelmez elbette. Bilgi getirmesi için maaş verilen memurun, "zaruri haller dışında" suça bulaştığı, "suçlu görünümünde ajanlık"tan "ajan görünümünde suçluluk"a geçiş yaptığı tespit edildi ise MİT'in kurum olarak bu elemanı savunacak hali yok. Hatta belki "hukuka" bırakmadan kendisi bile "ilgilenebilir" böyle şahıslarla.

"MİT'e nasıl böyle güvenebilir-iz/sin?"

Emniyet'e nasıl güveniyor-sanız/sam öyle. Telaşa kapılmayınız. Ulusalcılar misali tek vatanseverin kendiniz olduğu, sizin dışınızdaki herkesin hıyanet içinde olabileceği/potansiyel hain olduğu sanrılarına gark olmayınız.
MİT'in içindeki "çürük elmaları" asla teslim etmeyeceği ön-kabulü, Emniyet'in de aynı şeyi yapacağı ön-kabulünden farksızdır. İkisi de devletin kurumlarıdır, ikisinin memurları da verilen görevleri ifa etmektedir.

Bu bağlamda MİT kanunundaki değişiklik de gürültü kopardı. Aslına bakılırsa kanunun değişmeden önceki hali de zaten MİT mensuplarının soruşturulabilmelerini izne bağlıyordu. Değişiklik, yalnızca "özel hüküm-genel hüküm" ayrımını by-pass ederek "yeni kanun" gerekçesini kullananların gerekçelerini elinden aldı.

"Başbakan MİT'e cinayet işletse bile yargılanamazlar"

Mehmet Baransu'nun paha biçilemez vecizesinde vücut bulan bu varsayım elbette teoride müthiş bir hukuksuzluğa kapı açmaktadır. Ancak bu şekilde mantık yürüterek parlamento dahil hiçbir kurumu işletemezsiniz.
Hatırlayın, bundan birkaç sene evvel, (darbeyi AKP'den evla gören) ulusalcı tayfası meclis iradesinin meşruîyetinin de bir sınırı olduğunu ispat etmek (!) için "Meclis, seçimler 20 yılda bir yapılsın kararı verse kabul mü edeceğiz" diye paha biçilemez bir vecize üretmişlerdi.

Baransu'nun mantığının bu mantıktan hiçbir farkı yoktur. Ve bu mantıkla yola çıkarsak emniyetin de elinde istediği zaman vatandaşın hukukunu çiğneyebileceği sürüyle araç vardır. Eğer bu konuda tutarlı ve samimi iseniz anarşist olmalı, "devlet canavarı"ndan toptan kurtulmayı savunmalısınız.

Velhasıl, elbette hiçbir taraf hukuksuzluğu veya "suça müsamaha"yı savunmuyor. Ancak, devletin istihbarî faaliyetini meşru görüyorsak MİT ajanlarının "suça yardım ve yataklık" gibi basit gerekçelerle derdest edilemeyeceği kabul edilmelidir.

MİT Operasyonu 2: Medya ve "Network" illeti

Amerika ve İsrail'in ana gündemi İran'ın nükleer silah üretmesini engellemek. Hiçbir önleme girişiminin durdurmadığı İran'ı, nükleer silah üretecek seviyeye gelmeden vurmayı kafalarına koymuş gözüküyor bu ikili. 

Dışarıda bu planlar yapılıyor ve hükümet bölgede silahlı çatışmanın vuku bulmaması için çabalıyorken, içeride ülkenin akıntıya bırakılmamasından ve "otoriteyle" zıtlaşılmasından rahatsız olanlar, gidişatı değiştirmek için çırpınıyor.

Bütün ülkeyi ayağa kaldıran Mavi Marmara cinayetinde "akl-ı selim ve itidal" için çırpınan "ağır abiler", bugün "halkımızın Suriye konusunda ne kadar duyarsız olduğundan" dem vuruyor. Her zaman "dialog" taraftarı olanlar, Suriye'ye girilmesi için adeta kendilerini paralıyor. 
Bir yandan da İran'ın "münafıklığı/kafirliği" üzerine siteler kuruluyor, haberler ve programlar hazırlanarak kamuoyu oluşturmak, planlandığı bariz İran saldırısında halkın tepkisini minimum düzeyde tutmak için büyük gayret ve emek gösteriliyor.

Siyasi karar organlarını istenen konuma çekmek için etki altına alabilmek ve İsrail tarafından "İrancı" olarak fişlenen Hakan Fidan'dan kurtulmak, planların tıkırında gidebilmesi için belli ki çok önemli. 
Fırtınanın bugün kopmasının asıl sebebi budur.
Yoksa her daim arzulandığı gibi "uslu bir çocuk olunsa", otoriteyle zıt gidilmese ve verilen emirler yerine getirilse bu krizin bugün, istikrarın en elzem olduğu vakit, patlak vermesi mümkün değildi.

Bununla beraber, küresel ölçekte bu koşullar olmasaydı dahi Cemaat-MİT çatışması kaçınılmazdı. Zira;

Cemaat kadrolaşmasına kendi içinde zaten geçit vermiyor MİT. Son çıkan bilgilere göre de, devletin içinde Ergenekon'un tasfiyesiyle oluşan boşlukta kendi "network"ünü kurmaya girişen cemaatle mücadeleye, aynı zamanda Amerikan elçiliklerinde brifing verme düzeyinde bir Amerikan teşneliğine varan emniyet mensuplarını soruşturmaya başlamış MİT. Bunlar cemaatin MİT'e topyekün saldırması ve bu gidişatı durdurması için fazlasıyla yeterli sebepler.

***

Bugün cemaatin MİT'e yaptığı resmen saldırıdır, ve apaçık bir savaştır. 

Hatırlayın; Ergenekon'undan Sarıkız'ına, Balyoz'undan "internet andıcı"na kadar darbecilerin haberlerinde bile her zaman "gözbebeğimiz ordumuz, bunlar kurumsal değil" vurgusu yapılırdı. Hepsi ordunun maaşlı memuru olan askerlerin suçlarının kurumun kimliğini bağlamadığı özellikle ve hassasiyetle belirtilirdi. 
Fakat MİT'le tek ilişkisi istihbarat vermek olan suç örgütü üyeleri bile "MİT elemanı" oluveriyor.
Niyeyse (!) MİT'e topyekün saldırıyorlar

"Diyarbakır'da sırtında bomba yüklü olarak Emniyet'e girmeye çalışırken yakalanan PKK'lı, MİT elemanı çıktı."  diye haber yapıyorlar. Bir MİT memurunun Emniyet'e intihar saldırısı düzenlemesi hangi mantığa sığar? Adam belli ki zamanında MİT'e istihbarat vermiş bir örgüt elemanı, fakat "terörist MİTçiler" algısının yerleşmesi için delirmişcesine saldırıyorlar.

5 ay evvel vuku bulmuş "Suriyeli Albay Harmuş" olayı yeni olmuş ve emirle yapılmış gibi sunuluyor. Failleri de 5 veya 2 ay evvel değil, ne tesadüf ki, 7 Şubat'tan üç beş gün sonra yakalanıyor.

"Kulağına kulaklık takmış, taş atan KCKlı MİTçi" fotoları servis ediliyor. İnsanlardaki koşullanma ve cemaat kaynaklı haberlere güven öyle uyuşturmuş ki beyinleri, "Yahu, örgütten kimse 'o kulağındaki ne' diye sormamış mı", "Parmak kadar telefonun, bit kadar kulaklığın olduğu devirde el kadar telsizi kim, hele MİTçi, niye kullansın" gibi çok basit sorular dahi sorulmadan inanılıp, paylaşılıyor bu haberler. 

Aynı anda 20-30 sene önceki olayları da gündeme taşıyorlar ki; "MİT'in hali KCK operasyonunda toplanabilen kanıtlardan çok daha vahim, MİT'te bir devrim olmalı, kadrolar toptan yenilenmeli" algısı oluşsun.
Kadrolar toptan yenilenmeli ki, şu anda adım atamayan feyizli abiler "can damarlarında" dolaşmaya başlayabilsin...

MİT'te hiç sorun yok, tertemiz diyecek kadar saf değiliz. "Onların fıtratında yok öyle kötü işler yapabilme kapasitesi" diyebilecek kadar da şaşırmadık, hiçbir insanı sırf "bizden" diye hatadan münezzeh görmeyiz.
MİT'in içinde suça batmış eleman da vardır, "ergenekon artığı" da...
Fakat; tek isteği "suçlu cezalandırmak" olan böyle davranmaz. Sapla samanı karıştırmaz. Fidan'ı muhbirle aynı kefeye "yanlışlıkla" koymaz. 20 sene önceki, 35 sene önceki mevzuları "genel kültür ve tarih bilgisi verme" amacıyla gündeme taşımaz. Teröristi, "istemeden" MİT'in kadrolu elemanı gibi sunmaz.

"MİT'teki suçluları temizlik" işin kılıfından ibaret. "Adi-suçlu MİTçiler"le ilgili bilgi bombardımanından kafasını kaldırmayanlar göremiyor ama MİT'e karşı "hukuki işlem"den ibaret olmayan bir operasyon yürütüldüğünü bas bas bağırıyor cemaatin yayın organları...

Haber merkezleri tarafından bu psikolojik harekat uygulanırken, diğer tarafta bir kısım şaklabanlar bağırıp çağırarak dikkatleri kendilerinde topluyor. Öyle bir gürültü koparmaya çalışıyorlar ki, şahsen asli görevlerinin "bunlar cemaatten değil ki" diye gösterilmek olduğunu düşünüyorum.
Ufaklıklar kalabalığın dikkatini çekerken, "ağır abiler" hükümete "ganimeti paylaşalım, hep bana hep bana olmaz", " 'mübarek hocaya' dokunan idarecinin ceketi yanmış" gibi enteresan mesajlar gönderiyorlar.

Fidan'ı indirme operasyonunun ters teptiği farkedildiğinden beri de, olanların cemaatle hiçbir ilgisi olmadığı, bunun "cemaat ile AKP'yi birbirine düşürmek isteyenlerin" soktuğu bir fitne olduğu iddia ediliyor. Hatta son günlerde "fitne"yi de bir kenara bırakıp, bunun direk cemaate karşı bir operasyon olduğunu söylemeye başladılar. Bu "salak yerine koyma" performansına bakılırsa birkaç ay sonra, olayın Fidan/müsteşarlar kısmı da aradan çıkarılarak, "bağımsız yargı ve kolluk kuvvetlerine müdahale" olarak yansıtılabilir.

Hadi her yaşanmışı bir an unutup doğru söylendiğini farzedelim, operasyonun/tutuklamaların bir Mossad-Ergenekon komplosu sonucu olduğuna inanalım...
Peki, madem cemaat bu operasyonun bir parçası değil, üstelik de kurbanı, öyleyse kendi yayın organları neden büyük bir hırs ve hınçla bu operasyonu destekledi?
Karşınızda ahmak veya -ne kadar çelişirse çelişsin- her lafınıza inanan şakirtler olduğunu mu sanıyorsunuz?
***
Operasyon, hepimizin gözü önünde cereyan etti ve kimlerin neler yaptığı ayan beyan ortada. Görünen köy, uydu fotoğrafına lüzum bırakmamaktadır. Bu kadar açık ve "ölümüne" yürütülen bir savaşı hükümetin görmemesi veya üç beş atamayla geçiştirmesi düşünülemez.

Ancak; sorunun kadro değil sistem sorunu olduğu, bu sistemde uygun network'ü kuranın seçilmişe her zaman yön veya ayar verebileceği artık AKP tarafından da tecrübeyle sabit olmuştur. Sistemi değiştirmeyi bugüne kadar savsaklayan, kadro değişikliğini kafî gören iktidarın, aynı hataya bizzat tecrübe ettikten sonra da düşmemesini temenni ediyorum.

%50'lik bir yürütmenin varlığı, bugün ülkeyi kaosa sürüklenmekten kurtarmış olabilir. Kimileri sırf bu yüzden olayın vahametini kavrayamıyor. Ancak yarın 290-300 vekilli bir iktidarı sallayabilecek, hele bir koalisyon hükümetini avucunun içinde oynatacak bir güç teşkil ediyor mevzu bahis "network" illeti.
Seçilmişi atanmışa kul etmemekte kararlı olanların bunu "güçlü tek parti iktidarı" dışındaki olasılıklarda da mümkün kılacak adımlar atması, "emanetin" yüklediği borcun belki de en büyüğüdür.

Bugün "network" kendilerine ait olduğu için durumdan hoşnut olanlar da, seçilmişlere "iktidarın geçiciliği" ahkamı kesmeden önce "hissettirmeden can damarlarında dolaşma" silahının yarın kendilerine karşı kullanılabileceğinin farkına varmalıdır...